1.
Bir süredir bu yazıyı yazmak istiyordum. Gezi’den başka birşey düşünemediğimiz zamanlar bunlar… Yapmakla yazmak arasında kilometrelerce yol var sanki. Ama sonunda okuduğum başka bir yazı bıçağın kemiğime dayanmasına sebep oldu.
Yazdım çünkü bugün bir yazı okudum.
IMF borçlarından tutun ekonomideki genel yükselmeden bahseden ve gezi ayaklanmalarının rahat batmasından kaynaklandığına dem vuran, 10 yılın başarılarının fazla gelmesinden bahseden…
Yazıyı okurken (hayır nerede ve ne şartlar altında okuduğumdan bahsetmeyeceğim) önce hak verdim sonra sinir bastı ve ardından kendimce ben 10 senede neler yaşadım diye bir an düşündüm. Tarafımı alıp kılıcımı çıkardım yani…
Düşüncelerim şöyle ilerledi ki bir bölümüne sansür uyguladığımı itiraf etmeliyim;
10 yıldan bahsediyoruz evet. Ama ne yazık ki rahat batmadı. Rahat, geçenlerde Kos sahillerinde teknesiyle orada burada dolanırken garsonlara emirler sıçratan adam gibi adamlara daha çok batıyor ya da batmıyor. Bizim gibi sanat sepet işlerinde sürekli para kaybetmeye alışmış zatlara rahat uğramıyor, uğrarken de zaten hep batarak uğruyor. Sürekli bir sado-mazo ilişki içinde devinip duruyoruz. Rahat ve batmak kelimeleri zaten bizim için hep bir arada. Bir rahat iki batak şeklinde.
Ben çok rahatsızım.
10 yıldır aşağı yukarı 5-6 defa eğitim sistemi değişti, genel sınavlarda bile halen hatalar var ve güvenmiyoruz. Eğitim sistemine güvenemiyoruz artık. İlkokul sıralarında ayağa kalkıp marş okuduğum zamanların güvencesini özleyecek hale bile geldim neredeyse! Onca eleştirdiğim bir komünist ülke durumu olduğunu üniversite sıralarında Sosyoloji ve milliyetçilik konularına derin sularda girmişken anladığım marşları bile özledim. Durum vahim.
10 yıldır giderek muhafazakarlaşan bir TC olduk, kadınlarımızın nasıl doğuracağından kaç tane doğuracağına kadar bedenlerine prangalar konuldu; doğum kontrolünün dış mihrak oyunu olduğundan bahseden, kadına bakışı yanındaki kadınların 15-16 yaşında evlenip kocasının yanında kafa sallamakla kısıtlı bir dünya olmasından belli politikacılar tarafından yönetiliyoruz.
10 yılın başında kimse bize böyle bir noktaya geleceğimizi söylememişti. Bir metroda öpüşen bir kızın (erkekten bahseden yok) üzerinden politika yapılan ülkemizde kadına bakış tamamen değişmekte evrilmekte ve bu perspektifte ben şahsen gelecek için endişe duyuyorum.
10 yıldır sanat kurumları üzerinde, yandaş olmadığımız noktalarda hissettiğimiz baskı arttı, arkadaşlarımız ölümle bile tehdit edildiler, yarattıkları oyunları sergileyemez oldular, meydanlarda yaptığımız gösterileri artık ezan saatlerine göre ayarlar olduk. DT, ŞT evet tabii problemli kurumlardı bizim için de öyleydiler ama para için, belirli bir perspektifte sanat yaratmak için kökten budanacak kurumlar hiçbir zaman olmadılar; onlar bir geleneğin parçasıydılar, AKM gibi. Geçen gece Gümüşlük sahilinde gözleri dolarak artık sadece bekliyorum, bu sıralar reji defteri yapardım normalde diyen bir opera yönetmeninin acısı da bu ülkenin vatandaşının acısıdır. 10 yılda bu noktaya geldik. Balerinlerin bir pürüvetlik dönme alanı bile zar zor olan bir sahneye tıkılması artık normal geliyor. Yurt dışında “a ah sizde opera var mı gerçekten?” alayını kahramanca göğüslerken bundan sonra muhtemelen kıçına tekme yemiş bir köpek gibi acı acı bağırarak ezik ezik kaçacağız bir taraflara.
10 yılda din gibi mahrem olması gereken inanç meseleleri artık politik malzeme ve hukuksal zaptırapt konusu oldu; fikirlerinden dolayı insanlar içeri alındı, mahkemelerde süründü. Darbe olmadı hiç de özlemedik ama darbe önlenecek meselesine baskının en sinsisi yapıldı artık sürekli takip edildiğimizi hissediyoruz; gazeteciler gözümüzün önünde aylarca tutuklu kaldı sadece fikirlerinden dolayı. Basın özgürlüğü lafının hükmü kalmadı artık bu memlekette. Giderek daha da fazla muhafazakarlaşan bir sanata destek söz konusu.
10 yılın içinde tam 5 yıldır AKM yok, sayısız AVM var. Tiyatrolar artık alışveriş merkezlerinde yapılıyor ve evet hi ho ha hiç komik değil.
10 yıldır satılmayan kurum kalmadı, şimdi sıra ormanlara ve kültürel değerlerimize geldi (Emek, Haydarpaşa görünen örneklerden sadece ikisi) kimse para kazanılmasın demiyor ama 10 senedir affedersiniz annenizi de satacak hale gelirseniz evet çok para kazanırsınız bravooo ama sonuçta sattığınız annenizdir ve bu vicdanla yaşayamazsınız. Doğayı, kültürel değerleri, insanı, özgürlükleri satmadan yaşayacağımız bir hayat hayal ediyoruz. Çok mu diye sormayacağım bile…
2.
Geçenlerde bir yazı daha okudum. Ah işte hep yapıyorum ben bunu. Bu yazı da sebeptir, yazmaya sebep… Hani bu sıralar delirmemek için ya savaşmak ya yazmak ya da kaçmak gerek. Sanırım ben bunların hepsini yapıyorum. Şu sıralar kaçma/yazma dönemimdeyim.
Bu seferki yazı da insanların Ramazan’ıyla dalga geçen bir tipti. Hani şu damardan pro gezi dedikleri. Polisine, politikacısına, hüloguna, yandaşına herkesine sayım sayım yazdıran cinsten. (yok bu yazıyı da referans vermeyeceğim zira anladığınız üzere bu yazılar öylesine orada burada yazılmış insan fikirleri toplamı, tek başlarına varlıkları bile şüpheli ama zihnimde varlar orası kesin) Efendim neymiş? Sadece Ramazan’da oruç tutmakla iyi insan olunmazmış. “Bunlar” bunu bilmiyormuş, nasıl rahat uyurmuş bunlar, vs, vs…
Bunlar, onlar, ötekiler, berikiler… Kim bu “bunlar” allah aşkına? Sürekli bir “bunlar”laştırma durumu. Eğer sen kendi bakış açının, hayat felsefenin saygıyla karşılanmasını istiyorsan ne olursa olsun aynı davranışı karşı taraf olarak adlettiğin o her kimseler “onlar”a da göstermek zorunda değil misin şimdi?Bunlar şöyleler, yok hüloooglar, yok tımarhanelikler, yok zavallılar, çok yaratıcı ama hakaretnamiz bir sürü espri silsilesi, yok şudur budur… Bir desturun demek geliyor içimden bu tür yorumları gördükçe. İnsanların şiddet dilini bu kadar kolayca ve sakınmadan bir çırpıda edinmeleri, içselleştirmeleri ve taraf saf tutmanın keskinliğinde kaybolmaları açıkcası beni dehşete düşürüyor. Her ne kadar sinirlensek de, herşey ne kadar kötü olsa da hayal ettiğimiz dünyanın kendisi olmaya çalışmadan yani bizatihi kendisi, o dünyanın varolmasını nasıl sağlayabiliriz ki? Karşı taraf olarak düşündüğümüz insanlar sürekli bir “bunlar” lafını ağızlarına pelesenk ettiyse bizler de bu lafı pekiştirerek ne kazanırız ki? Kaldı ki insanların inançlarıyla, parasızlıkları, eğitimsizlikleri, yoksullukları, İngilizce bilip bilmedikleri (!) kapasitesizlikleriyle dalga geçmek ne kadar zalimce ve düşüncesizce bir tavırdır, hiç ama hiç anlamam.
Yine geçenlerde bir yemekte bu sefer hararetle konuşuyoruz. Yine konular aynı. Ben diyorum ki bambaşka bir bakış açısıyla olayları yorumlayan insanlar var, sizin bizim gördüklerimizin çok dışında bu bakış açıları, bakmak, konuşmak anlamak lazım derken karşımda oturan insanlar da hararetle “o insanların” hiçbir bakış açısı olmadığını, hepsinin güdümlü ve bilinçsiz insanlar olduğunu, tarafların olmadığını savunmaya başladılar. Ben de tam anlatamadım falan derken fark ettim ki gerçekten de şu anda gezi olaylarına karşı duran herkesin bilinçsiz beyinsiz bir kitle olduğunu zanneden insanlar var ve bu insanlar buna gerçekten inanıyorlar!
İçimden kendimce temenni mi dersiniz dua mı dersiniz işte onlardan birini geçirdim. Tanrım bana anlamak için güç, göz ve vicdan ver. Bu kutuplaşmayı yaşamamak için bir yol göster dedim. İçimden gülüp geçmek de geldi ama serde Arnavut inadı var illa ki kanıtlayacak birşeyleri. Sonra bir bakışmalar sanki ben işte o gezi ruhu neyse onu anlayamamışım gibi. Bende de bir “onlar”danmışım gibi bir hissetmeler falan…
Sonra düşündüm. Hayat hiç bir zaman kontrol edebildiğimiz birşey olmadı. Ne insanları ne de olayları tam olarak kontrol etmemiz mümkün. Ama en azından kendimizi kontrol edebiliriz ve kendi söylemlerimiz ve yaşamımızla bu çılgınlığı tekrar tekrar üretmeyebiliriz. Ve sonra etrafımızdan devamla ilerleyebiliriz.
Birleşmiş Milletler’de Yousafzai Malala’nın müthiş konuşmasının sonundaki sözler içimize kazınmalı sanki; “Bir çocuk, bir öğretmen, bir kalem ve bir kitap dünyayı değiştirebilir.” (Yousafzai Malala, Birleşmiş Milletler)
Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Bir değişiklik yapın en azından kendinizle cebelleşin. Değişin. Karşınızdakini olduğu gibi kabul edin ve anlatın. Hepimiz birer öğretmeniz aslında ve aynı anda çocuk. Dünyayı değiştirebiliriz. Ve işe yanımızdakilerle başlayabiliriz…