Kediler, Dorothy Parker ve Kekeme Kadın Sesleri…

Çok severim kedileri.

Uzaktan.

Nedense sürekli kedi fotoğrafı çekip yayınlayan ya da kucağından indirmeyen bir insan olamadım bir türlü. Kedinin de sevdi mi gelenini, sevmedi mi uzaktan bakanını severim. Laubalikten hoşlanmam. Sırf bu sebeple herkese dili dışarıda sevgi gösterilerinde bulunan köpeklerden de haz etmem. Ne o öyle? İnsanın da, hayvanın da bir haysiyeti olmalı derim kendi kendime. Herkesle iyi olan, iyi olmaya çalışan insanlardan da aynı bu sebepten dolayı haz etmem. Bir araz, bir maraz ararım bu durumun arkasında. Gel gör ki böyle insanlar vardır. Herkesin en caaaanı, cananı, ne dese işte öyle içinin içini hisseden, seven, hep seven, kimseyi alenen kırmayan, kimseye sert çıkmayan, herkesle dost ama herkese aslında hep aynı mesafede duran insanlar vardır bilirsiniz, görürsünüz de bir gariplik var dersiniz içinizden. Vardır da. Aslında o insanların içinde birer adet puma mı desem, panter mi, aslan mı, kaplan mı, hah işte onlardan vardır ve yeri gelince öyle bir pençe atıp tırmalar ki bu kedi görünümlüler neye uğradığınızı şaşırırsınız. Hiç beklemediğiniz bir yerden gelir bu pençe, size de öylece afallayıp kalakalmak kalır sadece.

Amerikalı şair Dorothy Parker’ı da çok severim. Aslında ne yalan söyleyeyim Robert Altman’ın “Mrs Dorothy Parker and the Vicious Circle” filmini seyretmeden evvel o kadar da çok sevmezdim. Jennifer Jason Leigh gibi muhteşem bir oyuncu yaratığından şairin ete kana kemiğe büründüğünü görmek beni epeyce etkilemişti filmi ilk seyrettiğimde ve bazı mısralar hala kulağımdadır sırf bu yüzden. Mesela “Well Worn Story” şiirindeki “In April, in April” kelimelerini hep duyar gibi olurum şairi ve filmi ve oyuncuyu hatırlayınca;

In April, in April
My love went whistling by
And I stumbled here to my high hill
Along the way of a lie. *

(Türkçe’den okumadığım için kendimce çevirmeye çalışacağım; *Nisan’da, Nisan’da / Aşkım ıslıklarla gitti / Ve ben buraya, o yüksek noktama sürüklendim / Bir yalanın yolu üzerinde.)

Filmden hatırladığım sahnelerden biri de Dorothy Parker’dan tatlı niyetine bir şiircik istedikleri sahnedir. O noktada kadının, bir kadın şair olarak tatlı olarak görülmesinden tutun da hayatı bu kadar derin ve acılarıyla yaşayan bir yazarın yemek arasında çeşni olarak yenmek istenmesine kadar bir dolu düşünce geçer insanın kafasından ve çok da basit bir sahnedir ve çok da net bir cevap verir şair rolündeki Jennifer Jason Leigh. O kadar sert bir cevaptır ki bu bir tokat gibi gelenlerin suratına çarpar. Sahnedeki en dikkat çekici durumlardan biri de şairden “minik tatlı bir şiir” isteyen kişinin bir kadın olmasıdır. Kıkırdamalar ve iğneleyici laflar arasında o yumuşak ve dalganan kadınsı sesten sonra şairi canlandıran Jennifer Jason Leigh’in gırtlağından kopan, içkiyle ve bir dolu dertle sertleşmiş, toklaşmış bok gibi sesini duyarız. Şiirin ismi “Resume”dir ve yaşamakla ilgili büyük bir ironiyle biter.

Bir dönem, tiyatroya yeni başladığım bir zamanda fena bir zamanlar geçirmiştim. Kendi sesimi, kendi yolumu bulmaya çalışırken çok değer verdiğim insanlar tarafından epey bir dışlandığımı hissetmiştim. Herkesin bana karşı olduğunu düşünüyordum ve işte o sıralar geceleri sesler duyuyordum. Duymak istemediğim sesler, seneler sonra duymak istediğim ve kendimi ifade ettiğim anlar olarak bana geri döndü. Tiyatroya yeni başlayan hemen hemen herkes için söz konusudur bu. Öncelikle ayrışmak, kendi sesinizi bulmak istersiniz ve o noktada da herkesin size karşı olduğunu düşünürsünüz. Bu kısmen doğrudur. Başınızı tek eliyle tutup suyun altına sokmaya çalışan ve masumca boğulmanızı isteyen çok kişiler çıkabilir karşınıza ama sizin göreviniz ve bu alanda ayakta kalmanızın tek yolu da o nefessizlik anında ayakta kalmaya çalışmanız ve gözünüzü kendi yolunuza dikmenizdir. Gerçeğin bir başka tarafı da o kafanızın üstünde sizi suyun içinde boğmaya çalışan elin kendine ait bir dünyası olduğu, zaafları, zayıflıkları, hedefleri ve bir dünyası olduğudur ve o dünyanın içinde tesadüfen eli, sizin kafanızın üstündedir!

Dorothy Parker’ın sesi şiirde de Jennifer Jason Leigh’in canlandırdığı karakterde de bir dik başlılık vardır. Sesi boğuk, genizden ve derinden çıkan aykırı bir sestir. Etrafındaki yumuşak, alaycı ve kendini bir tatlı niyetine yemek isteyen seslere karşı direnen bir sestir bu ses. Ve ne yazıktır ki kadınlarımız özellikle de onlar böyle sesleri duymak istemezler. Onlar, erkeklerinin yanında, arkasında ve ötesinde berisinde kalıp böyle car car konuşan ve kendi sesini yaşayan kadınlardan uzak dururlar. Onları bir tehdit olarak görürler ve neden herkesin erkeklerini, erkekleri tanrı olarak görmeyi tercih etmediğine de şaşırırlar üstelik. Zira tanrı ne cinsiyette olursa olsun kesinlikle erkektir. Ya Zeus’tur ya da İsa’nın babasıdır. Tapınılmak erkeklere mahsus, tapmak ise kadına aittir.

Bir kaç ay önce sağ tandanslı bir televizyon kanalında seyretmiştim. Kadın tiyatro yönetmenlerinden bahsediyordu bir adam. Şöyle diyordu; “Bunların hepsi kadın ve yaptıkları oyunların da hepsi kekeme oyunlar. Gidince görünce anlarsınız. Bunlar kekeme oyunlar yapıyorlar. Kimsenin anlamadığı garip, abuk sabuk şeyler.” gibi birşeyler diyordu adam. Aklımda kalan tek söz “kekeme oyunlar”dı. Düzgün olan herşeyin karşında kekeme garip bir ses oldum birden kendimi de öyle gördüm o gözden, o gözlerden. Sonra dedim ki kendi kendime ama ben o kekeme kadınları seviyorum. Ben o gırtlaktan gelen boğuk aykırı sesi de seviyorum. Kendi cinsine ve erkeklere ve tüm dünyaya rağmen tanrıçalaşabilen ya da bunu deneyen kadınlar var. Arkasında, yanında, hemen yanında, gömleğini taşıyan, ona hayran gözlerle bakan, evde yemeğini yapan, evini temizleyen, rahat etmesini sağlayan kimsesi olmadan başaran kadınlar bunlar. Dünyayı farklı algılamamızı sağlayan kekremsi sesler. Herşeye rağmen cıyak cıyak ayakta. Kendi sesinde, derdinde…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir