Tiyatromuzun Deli Kaktüsleri

Biz sadece buralarda yaşadığımız için buraları biliriz. Kısıtlı da olsa bir yurt dışı deneyimimiz vardır tabii ama yine de bu toprakların içini dışını, kurdunu, kurtçuğunu, kökünü, köksüzünü, kokusunu ve ekilen, biçilen ama yeşeren ya da yeşermeyenini biliriz.

Bazı çiçekler vardır. Hiç bakmazsınız onlara, toprağa öylece koyarsınız ve biterler, neredeyse kendinden bir itkiyle hayatlarını sessiz sedasız devam ettirirler. Bunlara kaktüs denir. Kimileri çok sever kaktüsleri. ben de severim az çok. En azından saygı duyarım varlıklarına. Ufak ufak çiçek gibi birşeyler de verirler ki muhtemelen benim bu ifademden aslında çok da bayılmadığımı anlamışsınızdır kaktüslere ama kimileri gerçekten güzel bulur; koleksiyonunu yapar falan. Aslında memleketimizde çok vardır bunlardan. Bu güzel, zarif kaktüslerden… Senelerce dayanırlar bunlar. Gıkları çıkmaz, su istemeden hayatlarına devam ederken tüm bitkiler gibi hoyratça bir şımarıklık içinde çürüme tehdidiyle uğraştırmazlar sizi. Biliyorum çiçeklerin cinsiyeti yoktur ama ben kaktüslerin hep kadın olduğunu düşünürüm. Dikenleri de var ya… Hani güzel, susuz, ilgiye ihtiyaç olmadan uzun süre yaşabilen ama çok yakınına gelince de batıveren, rahatsız eden bir cins olarak kadınlara çok benzetirim onları. Memlekette de bu kaktüslerden çok var. Hepsi kendi alanında didinip duruyorlar. Yaşamak için…

Tiyatroda da var bunlardan. Çimenliğin üzerinde onun bunun sulaması ya da iki üç çift güzel sözü, bakışıyla bir anda sular seller deryalar gibi kabararak açan çiçeklerin yanında durur bunlar. Diğer çiçekler çoğu zaman geçicidir ama kimi zaman da kalıcıdır tabii, belli de olmaz konu çiçekler olunca her şey beklenir. Bakanına, besleyenine, onların ilgisine, poh pohuna, ah canımlarına bağlıdır yaşam güçleri, suya ve beslenmeye olduğu kadar… Bazı çiçekleri de, bilir bilmez, alıp koparırlar köklerinden, güzelliklerine hayran bir vazoya dikerler. Uzunca bir seyrine dalar sonra da bir anda unutuverirler. Ama o vazonun içindeyken o salonun, o dünyanın merkezidir o çiçekler. Bilmeden öleceklerini en büyük ihtişamlarıyla kurulurlar, kabarırlar öyle…

Kaktüslere gelince; şimdi anlattıkça, yazdıkça daha da hissediyorum onları. Acayip bir güzellikleri vardır aslında kaktüslerin. Bu güzellik, güçlerinden kaynaklanır. Asildirler. Ama biraz da delidirler. Evet aslında özellikle şu sıralar onların biraz, hatta epeyce deli olduklarını düşünmekteyim. Kim bilir ne delirtti onları? Neden patavatsızlaştılar ya da “hırçındır o”ya çıktı namları ya da kimisine faşist dedik, kimisine manyak… Yan taraftaki saksıdaki sardunyaların renkleriyle sarhoş bir kadının lafları mı, salonun baş köşesine oturan ve inanılmaz güzel kokan sümbüllere aşık olan bir adam mı delirtti onları? Uzun süre fark edilmemek, görülmemek, hissedilmemek, hatta biz bakmasak da yaşar diyen gözlerin kaçamak bakışları mı? Ne delirtti bu kaktüsleri de böyle acayip bitkiler oldular? Bir düşünmek lazım öyle değil mi?

Evet çaktırmadan tiyatrodan ve tiyatromuzda iş yapan kaktüslerden de bahsediyorum. Belki fark ettiniz belki fark etmediniz. Alenen herşeyi burada yazmak bana yakışmaz ya da kim bilir kendime yakıştıramadığım bir şeydir bu ama bunca kısa dönemli çiçek böcek börtü böcek arasında ben o kaktüsleri arıyorum. Açıkça söyleyeyim. Aslına bakarsanız tek saygı duyduğum da bu kaktüslerdir. Bunu söylemem lazım. Ama gel gör ki bir yandan da üzülüyorum hallerine. Onları yeteri kadar göremediğime, koruyamadığıma… Öylece bıraktığıma, salıverdiğimize ortalığa…

Zira ortam, şu anda, kim vurdu, kim çaktı, kim günü kurtardı ortamı ve… “Kısa dönemli hafızalar dönemi bu zaman. Her şey hemen tükeniveriyor ve hatırladıklarımız kadarı bile kalmıyor.”(Yüzyılın Aşkı, 2011)

Ortada bir sürü çiçek ve hepsi de birbirinden güzel. Bir dolu bakanı, seveni, sulayanı, besleyeni, alttan alttan destekleyeni… Ama sanki birileri bir bassa üstümüze iki gün su vermese silinip gideceğiz ortalıktan. Ve işte çiçekler gibi geçmişsiz olacağız. Ne emeğimizden bahsedecek insanlar, “o ne güzel kokardı, o ne güzel çiçekti” diyecek ne de kökümüz kalacak bu topraklarda. İşte bu derecede titrek bir ortam, geçici, uçucu, hava gibi silik ama cıva gibi de zıplayan ve belki de su gibi ne renk verirsen o rengi alan…

Zaman günü güzelce kurtarma zamanı. Her ne pahasına olursa olsun o suyu lıkır lıkır içme zamanı… İki gün sonra çürüyeceğiz belki ama önemli değil içelim, içelim, içelim… Yeşerelim… Öyle değil mi?

Çok kafanızı karıştırdım belki. Sebepsiz… Ama bir yandan da sebeplerim var inanın. Belki sizin hayal ettiğiniz gibi kuru gerçeklere dayanmıyor. Daha çok birikmiş hislere, üzeri örtülmeye çalışılan anlara, “başa gelen çekilir”lere dayanıyor. Önemli değil. Sadece biraz düşünün istedim. Kendinize göre bir şeyler düşünün, belki de benim hiç düşünmediğim şeyleri de düşünün istedim. Özellikle de tiyatronun deli kaktüslerini biraz daha fazla kollayın istedim.

Eğer ki bitkilerin tarihini yazıyor olsaydım “üzgünüm” derdim. Yazacaklarıma böyle başlardım. Keşke kaktüsleri daha fazla kollayabilseydim, anlayabilseydim… Onlar delirmeden evvel….

Zira memlekette bu güzelim kaktüslerin bir yerlere gelebilmesi için en az 20 sene sürünmeleri, hafif tertip delirmeleri, aksi ve huysuz kıvama gelmeleri, küsmemeleri, yaş almaları ve ırgat gibi çalışırken karşılıksız, evet burası önemli karşılıksız ve şımarmadan, başları önlerinde eğik, sessiz sedasız, mesleğe saygılı bir vakur duruşla dimdik ayakta, düşmemeleri, sendelememeleri gerekir ki onca sene, susuz hayata dayanırlarsa tabii ve etraflarındaki tüm şımarık, yüksek sesle konuşan ve “ben ben”den başka bir şey bilmeyen bol sulu, gübreli çiçeklere karşı gelebilirlerse…

Ve eğer ki bir çiçek olsaydım ben yine delirmiş bir kaktüs olmayı isterdim. Evet, her şeye rağmen ben yine de bunu isterdim… Siz ne derseniz deyin, ne düşünürseniz düşünün onlar bu camianın en güzel çiçekleri…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir