İtiraf

Bu yazı benim belleğimde bir gezinti. Şu son 10-15 senede yaptığım bir yolculuk.

Geçmiş…

Çok uzun yıllar Boğaziçi Sosyoloji’de değerli hocalarımızla çalıştığımız meseleler yeniden içimde yankılanıyor bu sıralar çokça. Kemalist ideolojinin baskınlığı, doğu/batı ayrımı/ayrımsızlığı, cumhuriyet milliyetçiliği, oryantalizm ve yine milliyetçiliğin eleştirisi, gelenek/modernite ilişkisi… O zamanlar kendimizi pek bir özel hissederdik. Edward Said’i keşfettiğimizde batının doğuyu nasıl oryantalize ettiğinden yol alıp kendi kendimize de bunu yaptığımıza kadar giderdi tartışmalar… Sonra tabii Nilüfer Göle hocamızın “Modern Mahrem”i geldi. Tesettüre, dine bakışımızı tamamen devşirdi. Kemalist ideolojinin mekanizmalarını eleştirirdik. Cumhuriyetin getirdiği koyu milliyetçiliğe alabildiğine veriştirirdik. Yok bu böyle olmazdı. Eninde sonunda Osmanlı’nın mirası ve tortuları bir şekilde baskın çıkacaktı. Michel de Certeau’nun da dediği gibi tarihte sessizleştirilen ve ötekileştirilen herşey eninde sonunda bir yerden fışkıracaktı. Milliyetçiliğin eleştirisi, benim kendi tezimde, Osmanlı Gösteri Sanatlarının Cumhuriyete geçişte yok oluşunun nedenlerini araştırmamı, milliyetçilik ve millet kavramı üzerinden algılamaya çalışmamı buna bir de Türk aydının kendi geleneğini kronik bir şekilde oryantalize ettiğini düşünmemi sağladı. Hala da arkasında dururum. Meseleler bitmez. Hayat biter ama bu konular kanımca çok aktif olarak tartışılması gereken şeylerdir. Herşey buraya kadar iyi, güzel. Uzun zaman örtünme hakkı, tesettürün yasak olmasının yanlışlığı, bakış açısının değişmesinin gerekliliği, bunun özgürlükler ve demokrasi anlamında elzemliği vs gibi düşünceler benim açımdan çok netti. Hep şöyle derdim kendime ve çevreme; Amerika’yı düşünün. Herkesin herşeyi legal olarak protesto etmek, gerçekleştirmek hakkı var; en uç fikirlere kadar. Demokrasi ve kanuni olarak herşeyin yaşanması aynı zamanda kontrol edilebilmesi, ortaya çıkması; yer altından yer üstüne zuhur etmesi, görünür olarak tehlikeli ve gizli olmasından kurtulması demektir. Bu nedenle türban sonsuz serbest olmalıdır. Kadınlarımızın özgürlüğü açısından da bu çok önemlidir. Kızlarımız her ne şekil ve biçimde okudukça, sokağa çıktıkça bu toplum özgürleşebilir derdim kendi kendime ve çevreme. Tabii bu noktada şunu da düşünürdüm içten içe. Aklın yolu birdir. Eninde sonunda bu eğitimsiz ve içten içe cahil olarak nitelediğim kadınlarımız okudukça ve yaşadıkça modernleşecekler. Kendilerini ve çevrelerini sorgulayacaklar ve tabii ki hepimiz bir olacağız, bir dönüşüm yaşayacağız ve daha medeni, özgür, eşit, dünyayla barışık kafası açık bireyler olarak kavuşacağız bir birimize. Mantıken bu olmalıydı.

Ta ki işler değişene dek… bunlar benim öngörüm ve düşüncelerimdi…

Şimdi…

Geçenlerde yine derslerini hala hatırladığım sosyal psikolojinin duayeni Çiğdem Kağıtçıbaşı hocamızın Hürriyet’te “10 Yaşta Örtünme Çocuk Gelişimi Açısından Yanlış” (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/27334857.asp) başlığıyla manşet olmuş röportajını görünce ve içeride hocanın Nilüfer Göle’ye yönelik serzenişlerini de okuyunca birden kendimi geçmişimde beni etkileyen iki kimliğin çatışmasının ortasında gördüm. Kendi içimde kendi kendime konuştum sanki. Şu anda aynı çatışma kemalistler ve dindarlar arasında yaşanıyor ve hatta kemalist entelektüeller ve anti-kemalist olup ama dindar olmayan, bir yandan da “yetmez ama evet”çiler olarak tanımlanan bir başka türde entellektüeller ve daha da etkin olarak orta sağ ve sağ diskurdaki ultra kapitalistler ve aynı frekansa giren toleranslı enteller arasında da… Garip ama gerçek.

Geldiğimiz nokta ve tartışılan meseleler basında özgürlük, sanatta sansür ve tabii sürekli olarak da kadının saçı başı, iffeti, kılığı kıyafeti, yediği içtiği, ettiği etmediği, doğurduğu doğurmadığı vs…

Tüm bunların arasındaki ben ise çok değişti. İslam, gelenek, ahlak, dindarlık, Osmanlı, türban gibi kelimeleri duyunca artık sürekli yüksek sesle bağırasım geliyor. Sonra bu çok dindar olan ve örtünme aşkıyla kapanan kızların sesi geliyor kulağıma ve işlerin benim zannettiğim gibi bir yere evrilmeyeceğini daha da yoğun bir şekilde anlıyorum. Muhakkak ki kocası, babası zoruyla kapanmak zorunda kalan çok kızlarımız var. Ama bir kesim var ki onlar gerçekten de isteyerek kapanıyorlar ve hiç bir sorgulama da yok bu aşamada. Ve işler benim zannettiğim ya da kendi toy kafamla algıladığım gibi değil hiç. Özendirme, baskı ya da aşk deyin bunun adına yavaş yavaş toplum dönüştürülüyor ve giderek daha ahlakçı, kapalı, baskıcı bir zihniyet hükmediyor çevremize. Belki de Kemalist ideolojiyle bastırılan ve örselenen zihniyet daha da barbar bir şekilde bu sefer kendi istek ve ötekileştirmelerini zerk ediyor toplumun üzerine kusuyor sanki. Balya balya kusuyor…

Şimdi herkes korku içinde. Yaklaşan muhafazakarlaşmanın pençelerini görüyor herkes uyandığı günün ufkunda her sabah. Ama bir kesim var ki onlar da coştukça coşuyor. 10 yaşında kız çocuğunun kapanmasının hak oluşundan tutun sahilde çıplaklığın onları rahatsız ettiğine, tiyatrolarda müstehcenlik istemediklerine kadar alabildiğine empoze ediyorlar dünyalarını. Sanki bu bir savaş. Kimse köşesinde benim hayal ettiğim gibi kendi özgürlüğünde değil. Eğitim sistemiyle, kanunlarıyla, sokağıyla, sanat kurum ve politikaları, bakışları ve talepleriyle üstüme üstüme geliyor bu zihniyet ve ben bunun karşısında değiştiğimi fark ediyorum; hem de çok…

Artık kadınların islam dini yoluyla kapatılmaya çalışılmasını tamamen kadınları bastırmak, onların o muhteşem enerjilerini, dünyayı yaratma, insanı yaratma güdülerini kontrol altına almak ideolojisi olarak ataerkil bir sistemin parçası olarak görüyorum ve buna alet olan kadınları hiç sevmiyorum.

Neden faizlerden, erkeklerin ne kadar örtünmesi gerektiğinden konuşmuyoruz?
Neden mesele sadece kadının kafası, edebi, iffeti üzerinen yürüyor? Varsa islamda kapanma o zaman neden plajlarda kadınların her yeri kapalı da erkekler tamamen açık?
Kuran sonuna kadar takip edilecekse camiide ve yaşamda o zaman bu kadınlarımız sevgili kardeşlerimiz razı gelecekler mi Kuran’da dediği üzere bir adamın yetiyorsa zenginliği ve gücü 3. ya da 4. karısı olmaya?
Bu ve bunun gibi 1000 küsür yıllık meseleleri hangi günümüz dünyasının aklı mantığı kaldırır? Böyle saçmalık olur mu?
Ayrıca neden kadın örtünür?
Bu dünyada bir kadının göğüslerinden, saçının telinden, omuzlarından ve zerafetinden daha güzel ne var?
Neden bunca çaba gömmeye, gömülmeye karşı?
Kimi gömüyorsunuz kapkara örtülerin altında, küçücük kadınların ellerini, burunlarını, kaşlarını.
Haddinize mi düşmüş onların yüce güçlerini değerlendirip kapatmaya, bastırmaya çalışmak neyinize?
Siz ne kadar tanrının yansımasıysanız onlar da bu dünyanın ve tanrının yansımaları.
Kendi nefsinizi kesip atsanız beyninizi eğitseniz olmadı bir bıçak alıp kesseniz de bir kadının saçından başından önce kendinizi terbiye etseniz olmaz mı?
Erkek cinsinin primitif ve tehlikeli bir cins olduğunun itirafı değil mi bunca cehalet, şiddet ve sakınma duygusu?
Kapanması, basıtırılması ve yok edilmesi gereken bu agresif, şiddet içeren erkeklik güdüsü değil mi? Tecavüz edilenle uğraşacağınıza tecavüz edenle uğraşmak dahda doğru değil mi?
Neden bu sorular ve cevapları çok açık değil?
Neden bu kadar çok düşmanlık, baskı ve sıkıntı üretiyoruz ki?
İslamın ve tüm dinlerin ruhunda olmayan şeyleri bilir bilmez gündelik işlerimizin ve arzularımızın yansıması halinde dünyaya ve çevremize işliyoruz?

Neden?

İtalyan yönetmen Visconti’nin çok sevdiğim bir filmi vardır. “Venedik’te Ölüm”. Deniz kıyısında koşturan genç ve çok güzel bir erkek çocuğunun olduğu bir son sahne vardır. Aslında bambaşka konular üzerinden ilerler. Ölüm, yaşlılık, gençlik, güzellik, aşk gibi…

Biliyor musunuz benim rüyamda da 10 yaşında dünya güzeli bir kız var. Çırılçıplak bir deniz kıyısında koşuyor. Özgür. Geleceği vücudunda taşıyor. Allah da ona yukarıdan bakıyor ve gülümsüyor. Çünkü bu dünyada yarattığı en güzel şey o. Bunu biliyor. Kendi yansımasında onu seviyor. Kızın saçları uzun, upuzun. O bu dünyanın bir parçası. Allahu Tealla da onu çok seviyor. Hiç ayıplamıyor. Neden biliyor musunuz? Çünkü ayıp kelimesinin anlamını bilmiyor. Dokunmayın ona…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir