İkinci İstanbul

Mithat Cemal Kuntay’ın ‘Üç İstanbul’ romanına göz gezdirirken aklıma takıldı kaldı Adnan; “Dinsizdi; fakat bu camilerle konuşur, bu mermerlerde sayfa çevirirdi.” “Onun gözünde iki İstanbul vardı.” İlki malumunuz.

“Bir de ikinci İstanbul.”

“Beyoğlu! Damarsız, kansız bir toprağın ayağa kalkmasını anımsatan beyaz binalar! Çamurun bayramlık elbisesini giydiği, taşın sonradan görme olduğu bu caddeler! Panayır tiyatrolarına benzeyen bu evler! İçinde Konyalı Rum’un, Antepli Ermeni’nin komita oynadığı odalar! Bu yerde en korkak gözler, bir şapkanın gölgesinde, korkunç olur ve bir şapkanın altında bu sokaklarda Samatyalı Şarlman’lar, Tatavlı Venedik Dojları dolaşır.
… Beyoğlu, fethedilmeyen İstanbul’dur!”

Son cümlesi ne çok etkiledi beni anlatamam. Ben de şimdi vatansızım gibiyim işte bu sokaklarda. Mesken tutmaya çalıştığım, tutunmaya alıştığım bu sokaklarda dinsizim, kafirim, vatansızım. İçimde bir insanlık sihiri deşmiş kalbimi boydan boya her düşene ağlar durur olmuşum, her ölene göz yaşı, her zalime bir kızgınlık ki olmaz bu ağırlık insanı kurşun gibi yerin dibine çökertir de farkında olmadan ölüp de gideceğimiz diyarlara erkenden dokunmak istemem sizi bilmem ama ben hiç istemem. Sonsuzluk olsa hemen tamam derdim. Oradayım.

Sonsuzluk bir yana bunca hiçlik içinde ben şimdi anladım neden var milletler, aileler, dinler, mezhepler… Bunca çoğalmış herşey… Neden böyle çoğalmış anladım. Meğer acımızı azaltmak içinmiş herşey.

Dünya, bir bedenin, bir kişinin kaldırabileceği bir yük değil. Herkesle bir olmak herşeyi bir hissetmek demek sonu gelmeyen bir acı, hüzün hali… Bitmek bilmeyen bir kalp ağrısı sanki ya da seni sevmediğini anladığın bir aşka hissedilen bitmek bilmeyen aşk. Her dakika her saat hissettiğin bir yük. İşte bununla baş etmektense ayrılalım, ayrışalım demişler. Sen kardeşinin, eşinin dostunun ölümüne daha çok üzül, Aleviye daha az, Ermeni’ye daha az, Afrikalıyı az hisset, Filistinliye az dokun, Müslümansın cemaati hisset, ötekiler de ölür, acı çeker tabii ama sen senden olanlara daha fazla üzülürsün, üzülmelisin. Neden? Ayrışmanın temelidir bu. Ayrışmak acıyı hafifletmek, yükünü atmaktır çünkü…

Şu son senede olup bitenleri ancak bu şekilde anlayabilirim, idrak edebilirim. 14 yaşında bir çocuk sokakta beynine anlamsızca yediği gaz fişeğinden dolayı günlerce acılar içinde kıvranıp ölünce ancak başkalaştırmanın gölgesinde mantıklılaştırılabilir onun ölümü ya da diğerlerinin; işte o ötekilerin; onlardan, bizden olmayanların… Yoksa nasıl anlarız Aleviydi, devlet karşıtıydı, DBTsi kalabalıktı, ne arıyordu sokakta bizim gibi evde Survivor seyretseydi, sussaydı, oydu buydu mavralarını?

Gün geçtikçe şunu anlıyorum ama. Yazdıklarım, mırıldandıklarım çok anlaşılır olmasa da, bunun için bir çaba göstermesem de şunu anlıyorum.

“Nasıl olsa öleceğimize göre,
yaşamalıyız. ” demiş ya Oruç Aruoba “de ki işte”sinde hah işte o yaşamak noktasında ölümle ayrıştırdığım birşeyler var. Yaşayacaksak aynı gök altında, çiçekler, böcekler, savaşlar, caniler, uzaylılar, insanlar arasında bilin ki benim ayrışmaya hiç ihtiyacım yok. Her kilise mabedimdir, her sinagog dualarımı taşır, her camii gizlediklerimi gömer bir taşının altına. Namusa inanmam, açık saçık kadınla kapalı kadın arasında bir fark yoktur benim için. Milletler arasında da bir fark yok. Japon’un Buda’sı benim de Buda’m, istersen çektiririm gözlerimi Japon olmaktan kolay ne var? İsviçreli de olabilirim. Sadece yaşamak için seçtiğim toprak bu topraktır. Kokusunu sevdiğim için, sesi güzel geldiği için, çelişkileri ve karmaşıklığı için. Doğarken sormuşlar nerede doğmak istersin diye ben de buraları seçmişim. O kadar… Buralardaki bu ısrarım işte bundandır.

İnsanlar arasında da tek bir fark vardır o da insan olanlar ve insan olmayanlar arasında olan farktır. Kelimelerin altında kan olan insanlarla sevgi olan insanlar arasındaki fark kadar birşeydir bu. Başka da bir fark yoktur inanın. Kelimelerse öyle güçlüdür ki kimi zaman bileklerini kestirir insanın, kimi zaman gözyaşlarınız içinizi titretir, günlerce kendinize gelemezsiniz, kimi zaman dağlar devrilir kelimelerin gücünün altında kalır insanlar, köyler, milletler… İyi sahipte parlar onlar. Bu dünyanın güzelliklerini doğrururlar korkmadan bağıra bağıra. Kötü sahipte ise kan akıtır o kelimeler. Oluk oluk kan… Kötü sahibin elinde o kelimeler, bir bıçak gibi keser atar insanları ortadan. Bakmışsın senin bacağın burada kalmış benim başım orada senin serçe parmağın benim cebimde, benim kalbim senin ayağının altında; senin beyninin yarısı yok; ortalık kan revan. Dinleme. Ayrışma. Diren. Başka da bir yol yok inan.

“Ölüm bir kafiye arayabilir
Ak gömleğinde”

“Yol bir kafiye arar ve bulur
Dönemeçlerin benzerliğinde”

“Umulmadık bir gün olabilir bugün
Kan var bütün kelimelerin altında” Cemal Süreya

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir