Sene 2001. Sabah. Parkta yürüyüşe çıkmışım. Bir adam yaklaşıyor yanıma; “İndirdiler, ikisini de… Yoklar artık! Savaş çıktı!” diyor. Sabahın köründe delinin tekine çattık diyorum ve hızla eve gidiyorum. New York’tayım. Sonra telefon çalıyor. Bir süredir bize ulaşamadığını söyleyen annemin endişeli sesi. “İyi misiniz?” “Ne oldu ki?” “Haberin yok mu? Sabahtan beri sizi seyrediyoruz.”
Sonrası panik. “Kaçıncı dünya savaşı olacak bu?” düşüncesinin derin endişesi ve ben bu savaş çıkarsa yanlış taraftayım hissiyatı. Eşim ve ben New York’tayız ama o zamanlar 1 yaşında olan oğlum Türkiye’de, uzakta ve tehdit altındaki bir coğrafyada, insanların bir süre sonra “let’s nuke the middle east” (ortadoğuyu nükleyelim!!) laflarını suratımıza sarf edileceği “o coğrafya”da… Sevdiğim bir şehrin çöküşü, insanların suratlarındaki donuk korku ifadeleri, önyargılı bir dolu laf, ağlayamayan insanlar, müslümanlık kelimesinin ilk kez farklı farklı tınılara sahip olduğu anlar, bomboş bir Times Square, bomboş yollar, olay yerine ulaşmak için saatlerce yürümek, günlerce gitmeyen ve insan ve kül ve et ve beton kokan siyah bulutlar, ne desen kimseyi yatıştıramadığın anlar…
Seneler sonra ikinci kez memlekete “kesin dönüş yaptığımda”, ki bunu ben hayatımda iki kez yaptım yani iki kez memleketi terk ettim ve sonra geri geldim, gökdelenlerden düşen insanların izilerini oyunlarımda sürdüğüm içime işleyen zamanlardı bunlar…
“Çok acayip bir şey. Birgün eve geliyorsun ve hep güvenli olduğun o sokaklardan yürüyerek evine geliyorsun. Ama bir de bakmışsın ki o sokaklar artık güvenli değil. Evimin 5 sokak aşağısına iki büyük uçak saldırı düzenleyebiliyor. İşte o güven hissi bir anda yok oluyor. Her yerde olabilir ama burada, New York’ta, Amerika’da nasıl olur bu? Olamaz diye düşünüyorsun. Oluyor.” diyen yakın arkadaşlar, başta bu saldırının bir “müslüman” saldırı olduğuna inanamazken sonra birden bire “Bakıyorum da sen o kadar çok üzülmüşe benzemiyorsun.” demeye başlıyor ve dönüş, hüzün, kavuşma, sevinç, hayal kırıklığı, korku hepsi bir arada dönüyoruz İstanbul’a.
Sonrası, müthiş bir müslüman düşmanlığı, sorgulaması… Dünya yeni düşmanlar arayadursun hepimizin özel hayatları etkilendi tüm bu olan bitenden. Sürekli oraya buraya müdahale etme hakkını kendinde bulan bir Amerikan rüyası kendine zerk edilen bu karşı müdahale sonucunda neye uğradığını şaşırdı. Aramızda bu duruma ve ölen binlerce insana ve etkilenen milyonlara üzülenler olduğu gibi terörü bu kadar yakından hissetmenin ne demek olduğunu her daim bildiğimiz için, içten içe biraz da Amerika düşünsün bakalım, korksun diyenler de oldu. İnkar edilemez bir durumdur bu. Doğunun batıyla olan amansız savaşının son noktasıydı belki de bu. Düşen kuleler ve “alaturka” ama tam da tersine sistematik bir gücün dünyayı yöneten güce karşı açtığı bir gerilla savaşı…
“Alaturka…” Ne acayip bir kelimedir, hiç düşündünüz mü? TDKda kelimenin anlamına baktığımızda “doğuluca, alafranga karşıtı” mı isterseniz “düzensiz, yöntemsiz çalışma” mı istersiniz istediğinizi seçin beğenin hepsi kafalarımızda oluşturduğumuz o doğu/batı, hatta Türk/Frenk ya da Ecnebi anlamlarının izdüşümlerini barındırır içinde. Ama sonuç itibariyle o “düzensiz, yöntemsiz ya da batı kaşıtı” dediğimiz şey İtalyanca ve Fransızcadan türeyerek gelen ve resmen Türk gibi anlamına gelen bir kelimedir ve biz tüm bu sıfatları sağ elimizle sol kulağımızı tutmak için elimizi başımızın üstünden geçirerek kendi durumumuz için söyleriz!
Seneler evvel ilk yaptığım oyunlardan birinin de ismi bu kelime üzerine düşüncelerimle bağlantılıydı; “Oyun Alaturka”. O dönemde Osmanlı Gösteri Sanatlarıydı konum ve tüm oyun bu geleneğin nasıl parçalandığı, ötekileştirildiği, devşirildiği üzerineydi. Alaturka kelimesinin çağrışımları da işin şah damarı. O dönemde ne gelenekçilere yaranabilmiştim ne de modernlere. Yaşadığım şeyin tezahürü de sahnedeydi zaten ama yalnızdım ve hep de öyle kalacağımı düşünmüştüm. Sonra sonra gizli mayınlar olarak geleneğin izinden gittiğim oldu, kimselere söylemedim, içime attım ama yine de reflekslerimi korudum… Bu topraklarda oyun yazan çizen birinin kendi geçmişiyle hesaplaşması gerektiğine halen defatle inanıyorum.
Uzun bir süre üniversitede okuduğum Sosyolojinin de etkisiyle ülke sağ bir yapılanmaya doğru giderken de duruma aynı mesafede kaldığımı söyleyebilirim. Türban meselesi çıktığında da mesafemi korudum ve gerçek bir demokratın her türlü özgürlüğe karşı olmaması gerektiğini düşünerek ve yine gerçek bir kadın hakları savunucusunun kadınları kapalı ya da açık olarak kategorize etmemesi ve kadının meclisten sokağa, okuldan yargıya her yere her ne şartta olursa olsun kapalı ya da açık girmesi gerektiğine inandığım için. Varsın isteyenler yargılasın beni, ben böyle düşündüm. Her ne kadar kafamdaki özgür kadın fikri tüm bu düşünce sistemlerinin üstünde olsa da ve müslümanlığın dikte ettiği kadın fikrine tamamen karşı dursam da… 100 sene sonra olacaklar için şu anın böyle yaşanması gerektiğini düşünmüştüm. Naifçe.
Ama…
Artık…
Anladın sen onu…
Beni de devşirdiler. Saf tutmamı sağladılar. Hayatta en sevmediğim şey. Hayat bence bir Sokrates ve öğrencisi arasındaki tartışma gibi geçmelidir oysa. Kavramları sürekli sorguladığımız, kimi zaman bu sorgulamada yer değiştirdiğimiz, rol değiştirip başkalarının pabuçlarında yürüyebildiğimiz… İnandığımız şeyler var muhakkak. Onlar değişmezler. Ama yine de inançlarımız bile sorgulanmalıdır yeri geldiğinde.
Gel gör ki kızgınlıklar bitmiyor. Susup susup sonra tekrar bağırmaya devam eden bir karakter olarak bitmeyen bir tartışmanın içindeyiz sanki.
Her şeyi bir kenara bırakalım. Şunu söylersem, yaparsam başıma ne gelir hissiyle yaşamak özellikle de bir sanatçı için ölüm gibi birşeydir.
Ortalık ölümlerden geçilmezken gencecik insanlarımıza üzülmek yerine, bir özür dilemek yerine bütün dünyaya üzülmek, adeta bir barış neferi haline gelmeye çalışmak da abesle iştigal değildir de nedir?
Hadi yine her şeyi unutalım. Burada tam da bu şehir ve pek çok başkalarında binler, onlar, yüzbinlerce kişinin maruz kaldığı, adı gaz olsun boz olsun, kimyasal “silah” yerine komşu ülkelerin kimyasallarıyla uğraşılması vurdum duymazlık değildir de nedir acaba?
Yine unutalım, hadi unutalım da kimin daha “doğuluca/batılıca” daha doğrusu “modern” olduğu üzerinden rant kazanmaya çalışmak niyedir, nedendir?
Herşeyi bırakalım. Para kazanmak, daha fazla kazanmak, en fazla kazanmak için dağları, taşları, anaları, babaları, soyu, sopu, ağaçları, parkları, tarihi, geçmişi, geleceği satmakla elde edilenler bir gün gelip çoluğu, çocuğu, o muhteşem geleceği yıkmaz mı?
Ve sonra kadınlar… Kafasındaki örtüden, eteğinin boyuna, dudağının rujuna, nerede ve nasıl “affedersin” kiminle öpüşeceğine, ne zaman hamile kalacağına ve bu bilgiyi kiminle paylaşacağına, rahmini nasıl ve ne kadar kullanacağına karışmanın sonu ülkeyi sanıldığının aksine “muhassır” medeniyetlerin dibine götürmez mi?
İnsanların özgürce yazı yazamadığı, lafını söyleyemediği, sanatta, sinemada, tiyatroda, gazetede, evinde gizli ya da açık sansürle karşılaştığı bir ortamda dünya çapında iş üretmenin mümkün olmadığı kimsenin aklına gelmez mi?
Hadi tamam herşeyi unuttuk diyelim de şu son aşamada gelinen noktada inanç/inançsızlık, inanç yöntemleri ve biçimleri üzerinden insanı insana düşüren bir düşmanlığı perçinlemek Allahla kul arasına girmekle o aynı Allaha ihanet edilmiyor mu?
New York’ta çok sevdiğim bir Macar pastanesi vardı. Kahveleri, ‘bagel’ları (simit gibi birşey) muhteşemdi. 11 Eylül’den önce çok giderdim. 11 Eylül olduktan sonra şehirde kaldığım sırada da gittim tabii. Orada Starbucks gibi sipariş veren herkesin ismi yazılırdı sonra da yüksek sesle çağrılırdı o insan. 11 Eylül’den evvel Macar mıdır, Rus mudur nedir belli olmayan bir isim gibi gelmişti ismim onlara muhtemelen ama 11 Eylül’den sonra her ismim okunduğunda ‘Yashiiim’ diye ya da benzer bir tonlamayla kafaların döndüğünü ve soru işaretleriyle dolduğunu hissetmiştim. Ortadoğulu mu ne? Hani şu kimsenin ‘özgür’ olmadığı, olmadığı için de Allah Allah nameleriyle agresifçe oraya buraya saldırdığı, hani şu dünyanın ‘medeni’ tarafından nefret eden, hani şu kadınlarını ezen, hani şu sanatın bir türlü becerilemediği, özgür olmadığı, hani şu basın özgürlüğü diye birşeyin olmadığı, hukukun işlemediği bölge, hani şu sürekli savaş olan, hani şu müslüman olup birbirine düşen, hani işte orası…
Tüm bunların hepsini doğru çıkarmadık mı şimdi biz? Yazıklar olsun…