Cumhuriyet’in Yarattığı İki Büyük Cahil Canavar

Bir süredir kafamda tilkiler savaşıyor. Politik bir yazı yazmamak için kendimi zor tutuyorum. Savaşan tilkiler bana yazdıracakları yazıyla herkesi kızdıracaklar biliyorum. Hayatım genelde bu şekilde geçti zaten. Kimselere yaranamadım…

Çırağan Sarayı’nı bilirsiniz muhtemelen şimdi otel oldu. Restorasyon geçirdi. Sarayın mimarları ünlü Ermeni mimar Sarkis Balyan ve ortağı Kirkor Narsisyan’dı. Restorasyonunu ise Yüksel inşaat ve Japon mimar Kumagai Gumi üstlendi. Sonrasında kempski oldu, otel oldu. Çırağan Sarayı 1910’da yanmıştı. Yanık Saraylar listesine eklenen bir saray oldu. Sevim Burak eminim onu da anmıştır “Yanık Saraylar” adlı kitabında… Geçmiş ve yerine gelen yapı günümüzün hikayesidir bence. Kim bilir belki araştırılsa sarayın temellerinin olmadığı ortaya çıkar ve belki de artık toprağın üstünde havada öylece asılı kalmıştır saray öylece köklerinden arınmış bir şekilde…

Boğaziçi Sosyoloji’de serin bir kış sabahıydı… Sevgili değerli hocamız Nüket Sirman’ın dersine girmişiz. Bize Türk Tarih Kurumu’nun Türklerin geçmişi ve geldiği Orta Asya kökeni üzerine ironik bir ders veriyor. Dersten çıkıyoruz. Arkadaşlardan biri Türklerin aslen mavi gözlü olduğu üzerine bir sav var diyor. Onu hatırlıyorum. O zamanki gibi şimdi de gülümsüyorum hafif ironik hafif kızgın hafif de eğlenceli bir gülümseme bu. Sonra sevgili Nilüfer Göle ve dersleri ve tabii ki olay yaratan kitabı “Modern Mahrem” aklıma geliyor. Atatürk rejimini acımasızca eleştirdiğimiz ve arazlarından bahsettiğimiz zamanlar bunlar. Gizlice edindiğim Halide Edip Adıvar’ın hayatını ve dolayısıyla Atatürk ile ilgili yazdığı Atatürk’ün bizde tüm ilkokul, ortaokul ve lise yıllarında yaratılan imajına aykırı anıları geliyor aklıma gizli gizli ve tabii ki Türkiye’de farklı bir şekilde ve eksik basıldığı gerçeği. “Memoirs/The Turkish Ordeal” kitabın orijinal İngilizcesidir ve Türkçe tam çevirisi yoktur. Farklılaştırılarak çevrilmiştir. (Bilgi edinmek için Sabancı Üniversitesi öğretim görevlisi Hülya Adak’ın Nasyonel Mitler ve Öz Anlatım/Uluslar (kendi çevirim) – Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk’u ve Halide Edip Adıvar’ın Türkün Ateşle İmtihanı adlı yazısına bakabilirsiniz.) Sonra bir süre Osmanlı’ya ilgimi hatırlıyorum hatta yüksek lisans tezimin bile beni geçmişe götürmesi… Tüm yollar aynı yönü işaret ediyor. Osmanlı’dan günümüz modern Türkiye’sine geçişteki boşluk ve ani bıçak yarası ve onun yarattığı ve o dönemde yaratacaktır dediğimiz Osmanlı’nın, geleneğin ve dinin geri dönüşü. O zamanlar çok fazla dinden bahsetmiyoruz aslında, korkmuyoruz. Sadece hayret ediyoruz. 90lardayız. Daha henüz bekliyoruz. Barışmak lazım diyoruz. Türbanlı kardeşlerimiz için özgürlük istiyoruz. Eşitlik istiyoruz hatta “aşırı laik”, “püritan Atatürkçü” yaftalarıyla dolanıyoruz etrafta bilgiç bilgiç. Bu lafları üst perdeden söylüyoruz ama başımıza tuğlalar yağacağını ve başımıza geleceklerin farkında değiliz henüz. Öyle rahat ve bilinçsiziz sanki.

Osmanlı Gösteri Sanatları’nın Cumhuriyet’e geçişte yok oluşunun milliyetçilik ve oryantalizm açısından incelediğim tezimde geçmişin şeytanlarının gelecekte bir noktada muhakkak ortaya çıkacağından bahsediyorum. Yine o dönemde… Johannes Fabian’dan cakalı alıntılarla süslüyorum tezimi. Şeytanlardan bahsederken ne dediğini bilmez bir haldeyim sanki. Fabian’ın şeytanlarını alıp ünlü Fransız düşünür ve tarihçi De Certeau’nun tarihte sessizleştirilen herşeyin eninde sonunda bir yerden fırlayacağı olarak özetleyebileceğim tezleriyle karıştırıyorum. Sessizliklerden bahsediyorum, geçmişin sessizliklerinden ve onların intikam almak için zamanı geldiğinde döneceğinden. Şeytanlar, intikam… Evet tüm bunlar büyük bir serinkanlılıkla tezimde yazdığım kelimeler.

Şu anda geçmişe bakınca ne kadar cesurca eleştirmişiz Cumhuriyet rejimini, Atatürk’ü ve onun aniden toplumun sindirmesine imkan vermeden ileri görüşlülükten ya da ihtiyaçtan ya da bambaşka politik stratejik sebeplerden işlettiği devrimlerini… “Yüzyılın Aşkı” (2010) adlı oyunumun bir sahnesi Osmanlı’nın ve hilafetin yok oluşuna adanmıştır ve Türkiye tarihinde 8 değişik zamana ve aşk hikayesine mercek tutan bu oyunda içten içe kendi bastırdığım Atatürk ve etkilerini bu sahnede bambaşka bir şekilde işlediğimi fark ediyorum şimdi şimdi.

Bahsettiğim 6. Sahne. Sene 1924. 4 Mart. İstanbul’dan Kaçış. Çatalca’da bir tren istasyonu. İstikamet İsviçre’dir ve bu sahne son Halife Abdülmecit (ki 1922de sürgün edilen son Osmanlı Padişahı Vahdettin’den sonra meclisin halife olarak atadığı son halifedir) ve Osmanlı hanedanının toptan bir trene bindirilip çoluk çocuk yurt dışına sürdürüldükleri günde geçer. Memleket topraklarını terk ederken yaşadıkları paniği ve hüznü taşıyan hanedandan bir çifti mercek altına alır sahne. 1302 senelik bir halifelik dönemi 2 gün evvel mecliste verilen bir kararla bir anda bıçak gibi kestirilip atılır. Hatta karar tebliğ edilmeden önce tüm telefon hatları kesilir ve saray kuşatma altına alınır ki bir direnç söz konusu olmasın. Meclise, kazanılan savaşa ve her türlü gücün yanında olmasına rağmen cumhuriyet rejimi bu derecede tehdit altında hisseder kendini ve ipi çeker.

Ve şimdi seneler sonra karşımıza çıkan yeni bir saray söz konusudur. Bu sefer kuşatma sarayın kuşatmasıdır, savaş saraya sahip çıktığını iddia edenlerin savaşıdır ve bir karşı devrim olarak karşımıza 500 küsür odasıyla bir yeni dünya harikası, yeni Türkiye gerçeği olarak çıkar. İntikam mı intikam… Saray mı evet adı saray… Olabilecek en görgüsüz şekilde bir ülkenin ya da yüce bir geçmişin hiçbir namına yakışmayacak şekilde bir de adı, geçici bir partinin adıyla aynı adı taşıyan bir geçmişsizlik, görgüsüzlük abidesi. Oysa ülkelerdir kalıcı olan, geçmiştir sonsuz ve yine kalıcı olan, ama partiler ve politika ve insanlar geçicidir ve bunu bilmemiz ve saygı duymamız gerekir. Ve o sarayın içinde şeytanlar dolaşmaktadır.

Saray artık eski saray değildir ve savunanlar ve hak iddia edenler de eskiden, gelenekten, geçmişten bihaberdir. Adeta mezarından dirilen zombilerin çirkinliği ve devşirilmiş garip canavarsı halleri gibi ne geçmişi temsil ederler ne de ait olduklarını zannettikleri geleneği ve onunla birlikte dini. Kabahat kimin diyeceksiniz. Tabii ki ve muhakkak ki sadece Cumhuriyet rejiminin ve Atatürk ve onun çevresi ve sonrası tarafından o dönemde işlenen günahların bedeli değil bu bedel. Çünkü insanoğlu yorumlamakta ve bilmekte ve yaptığı tüm aksiyonlarda özgürdür. Muhakkak ki emareleri tüm dünyada da yükselen milliyetçilikle birlikte Osmanlı’nın son dönemine de rast gelir. Lakin yine de güzelim Cumhuriyetimiz ve milletimiz iki büyük cahil arasında sıkışmış bir haldedir şu anda ve onlardan birinin kökleri ve nedenidir Cumhuriyet’in başındaki unutuşlar, silişler, yok edişler, ani değişiklikler… Bu yaratılan cahil, cahildir çünkü öne sürdüğü saray ve Osmanlı kültürünü bilmeden uydurur. Ona tapınan insanlar da Osmanlı’nın gücünü isterler ama Osmanlı’yı bilmezler, araştırmazlar. Bilmezler ki Osmanlı’da herkes ümmettir ve herkes Osmanlıdır ve herkes farklıdır. Arnavut’u (ki ben Arnavut ve başka bir sürü kökene sahibim), Kürt’ü, Laz’ı, Frenk’i, Yahudi’si, Ermeni’si hepsi vardır ve Osmanlı’yı yaratan da budur. Dönemine göre tabii onu bunu asıp keserler zulm ederler tüm imparatorluklarda olduğu gibi ama bu var oluş gerçeklerini yok etmez. Sarayın en üst kademelerinde, tüm Sultanların yatağında, yanında, başucunda, sokakta, ticarette, sarayların taşlarının altında Müslüman olmayan bu halk yaratır Osmanlı’yı. Osmanlı’yı sadece Müslüman ve Türk zanneden sokaklarda ümmet, iktidar, saray ve dinin adını ağzına alıp ona buna saldırmayı, yakıp yıkmayı hak bilen Osmanlı’yı sadece savaşlardan ibaret sanan kitle ise işte bu tarihin derinliklerinden pörtlettiğimiz içi boşalmış cahil kitle ve en büyük günahı da şeytansılığı da, dini tüm bunlara alet etmek. Ama onlar kadar cahil olan bir kitle daha var merak etmeyin! Onlar da bir o kadar sorumsuz, bilgisiz, görgüsüz ve köksüz.

O cahilin de en büyük mahareti Osmanlı’ya karşı olmaktır. Kendini sadece ve sadece “Ne mutlu Türk’üm” diye tanımlar ama bunun içini dolduramaz. Çünkü maalesef Türklük kavramı 100 senelik bir geçmişle doldurulacak kadar güçlü değildir. Kürt’e karşıdır bu insanlar, celallenir, hiddetlenir, özerklik lafını duyunca falan ya da meclise girebileceklerini bir güç oluşturabileceklerini anlayınca dellenir ama zengin kesimi İngiltere’ye gidip İskoçya’ya bayılır, fakiri de Amerika’ya bayılır. Tabii bunu yaparken ne İskoç’ların İngiltere’ye bağlı ama bağımsız olduğunu anlar ne de Amerika’da her eyaletin kendi kendini yönettiğini. Ama bunlar argümandır benzemez etmez falan diyedurun siz asıl vehamet yine o içi boş, ayakları yere basmayan ve sadece marşlardan, asker üniformalarından ve askeri herkesin ve herşeyin üstünde tutan tapınmalarından ve yine paralel olarak Türk olmayan herkese ve herşeye karşı duyulan nefretten ibarettir. İki lafın başı hainlikten bahsederler onlar da. Ne edebiyatı bilir ne Türkiye Cumhuriyeti öncesini. Tarih kitaplarındaki kahramanlık hikayeleriyle beyni sulanmış bir şekilde yetişmiştir. Her sabah okuduğu ve ancak komünist rejimlerde halen var olan marşlardan zihni düzgün düşünme kapasitesini kaybetmiştir. Nefretle dış mihraklardan ve ülkenin içindeki düşmanlardan bahseder. Ona göre herkesin kanı Türk gibi akmalıdır ama geçmişini araştırsa muhtemelen ya Arnavut’tur, ya Dağıstanlı, ya Kürt ya da Arap hatta Moğol bile olabilir bazen Ermeni ya da Yahudi, belki de Rumelidir. Oooo ama kim bilir belki bu ona göre en kötüsüdür. Her fırsatta bayrağı eline alır, ya sev der ama neyi sevmesi gerektiğini de bilmez. Tüm betonarme yapılar, çakma modern çağdaş işlerin sorumlusudur sanki apayrı bir zevksizlik kültürsüzlük örneği. Diğerinin zevksiz restorasyon merakına koşut gider tabansızlığı. Bir de üstüne ona buna bok atar. Anlamaz ki bu milletin bir dine inanmaya ihtiyacı var ya da en azından bir köklere uzanmaya oralardan beslenmeye. Kim bilir biraz uğraşsa kendini Anadolu’da bulabilir Aşık Veysel’leri, Yunus Emre’leri dinlese biraz, aslında sakinleşecek ama o konuda şansı yok artık. Bitmiştir. Canavar olarak sokaklara dökülmüştür bile, tedavisi seneler boyunca yoktur olmayacaktır bu hastalığın.

Artık kimseyi memnun etmemeye karar verdim. Hayatımda da öyle. Bu yazıda neden olsun? Ne Cumhuriyetçi milliyetçi, sözde demokrat ve laik militanları, ne de dinci, çakma Osmanlıcı, cihatçı nara sahiplerini… Memnun etmeme zamanı. Bana gelince benim dinim insandır, barıştır ve geçmişin tüm güzelliklerini, inceliklerini ve renklerini kucaklayabilen birileri kalabildiyse hala beri gelsin derim. Ve geçmişin yeniden doğmuş şeytanlarıyla, geçmişi ret edenlerin intikamı arasında kaldıysak bugün canım kardeşim, canım büyük şairin dediği gibi, kabahatin çoğu maalesef senin…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir