Gitmek, Aşk, Ölüm ve Başka Şeyler

Nedir bu kovmaya çalıştığınız tüm kıvrımları arasından /
beynin densiz aralarla saatten çıkan bir kuş deşen kuytuları /
diken gözlerini bilince anın ana düşmanlığı o ağulu gerçek
-ÖLÜM/SEVİ- (Nilgün Marmara)

İşte o zamanlar hep gelir. Yakınlarımızın bizi terk ettiği zamanlar. Ölüm ya da ayrılık yoluyla. Başkalarına nasihatler vermek kolaydır. Babası vefat eden bir yakınınıza o gitmedi aslında ruhu başka bir yerde muhakkak karşılaşacaksın demek. Ya da sevgilisinden yeni ayrılmış ve bir türlü unutamayan birine onu seviyorsan serbest bırak demek o sana ait değilmiş, sevgi onun varlığından da mutlu olmak demektir demek…

Hayatının tek aşkının, bu dünyayı terk ettiğini öğrendiği zaman dışı bir anda hıçkırıklarla sarsılan çok sevdiğim arkadaşıma sarılırken, içimden, bir yere gitmemiştir buralardadır seni görüyordur demek geldi. İnançlarımız, sevgilerimiz ve ölüm aslında bir birine ne kadar da bağlı. Yok olduğunu düşünmek birinin, yer yüzünden göçtüğünü düşünmek, toprak olduğunu ya da başka bir ruhla yeniden geleceğini düşünmek, öbür dünyada onunla buluşacağımızı düşünmek… Tüm bunlar kaybettiğimiz hayat içindeki sevgililerimizin ki bunlar dostlarımız, aşklarımız, akrabalarımız ve etrafımızda sevdiğimiz her şeydir, ne olacağıyla baş etme yöntemleri sanki. Kim bilir belki de din sadece bunun için ortaya çıkmış bile olabilir. Sevginin, sevgili bir varlığın kaybıyla baş edebilmemiz için.

Tek tanrılı dinlerle donatılmış bir dünyada yaşıyoruz. Hepsinde ölümün ardından matem vardır. Özellikle kendi kültürümüzde cenazelerde ağlamak, dövünmek, bağırmak, acının her türlü ifadesi cisimleşerek önümüze çıkar. Her ne kadar bir öteki dünya fikri olsa da gitmek, ölmek her zaman eksikliği ifade eder. Yokluktur. Yokluk da korkunçtur. Baş edilmesi zor bir mevhumdur.

Özlem, sevgiliye olan özlem de böyledir. Hep, hemen hemen, herkesi yanımızda yamacımızda isteriz. Özlem yokluğun acı dolu bir kitabıdır. Beraberinde mutsuzluğu ve boşluğu getirir.

Taocu düşünceye göre ise boşluk bir potansiyelin varlığına işaret eder. Doluluk ise tamamlanmış bir durumdur ve başka olanağı kalmamıştır. Hayat ise çarpışan karşıtlıklar değil bütünleşen karşıtlıklar üzerine kuruludur. Yani eksikliğin olması gerekir ki doluluğun farkına varalım.

Ölüm bir gerçek ve sonunda bizi bulacak, etrafımızdaki herkes, her şey ölecek. Sevdiğimiz herkes, her şey yok olacak. Bir sevgilinin sizi terk etmesi gibi hayatımızda boşluklar bırakarak hayat evrilecek. Kim bilir temelde belki sadece bunu kabul edersek tüm açıklığı ve çıplaklığıyla sarılabilirsek bu duruma hayatın bir anlamı olur. Sarıldığımız, sevdiğimiz, elini tuttuğumuz, o anda dünyadaki tek ve gerçek varlık olarak sonsuz sevdiğimiz herkes bir gün bizi terk edecek ya da biz onları terk edeceğiz. Varlığımız ve yokluğumuz bir arada. Sevdiklerimizi gidecekleri bilinciyle sevmek ve gittiklerinde mutsuz olmamak belki de tüm dünyadaki mutsuzluğun kilit anahtarı. Hayat gibi. Bir gün elimizden kayıp gideceğini bildiğimiz bu hayatı seviyoruz. Albert Camus’un Sisyphos söylencesindeki tepeye taşı yuvarlayan ve defatla bıkmadan sevgiyle hep o taşı ittiren insancıklarız işte. Öleceğini bilerek yaşayan traji komik varlıklar.

Biri vefat ettiğinde kendini Budist olarak ilan etmiş babam ağlayan insanlara anlayışla ve sempatiyle bakar ve hep şunu dediğini ve hissettiğini bilirim. Bizde ağlamak yoktur, üzülmek ölüme karşı yas tutmak… Sanırım ben de yaş aldıkça biraz daha ne demek istediğini anlıyorum. Belki de anlamak ve korkmamak istiyorum ondan.

Yogada savasana adında bir poz vardır. Ceset pozu anlamına gelir. Budist geleneğe göre ölüm bir son değildir çünkü yeniden doğuştur ve bu poz da her çalışmanın sonunda bedeni yenilemek dinlenmek için kullanılır. Budist felsefede varoluşun üç karakteristiğinden biri de geçiciliktir. Her an doğum ve ölümü içerir. Bu anlamda her an sonsuzdur ama aynı zamanda da geçicidir ve yok oluşa yani ölüme gebedir aslında. Tao bunu ying/yang yani ölüm ve yaşamın, dişil ve eril enerjilerin bütünlenmesi olarak açıklar.

Hayatı sizi sevenler, sevdikleriniz hiç gitmeyecek gibi yaşamak bir hata. Her sabah uyandığımızda hayata şükrederken, güneş karşıda alabildiğine parlarken aynı anda hayatın ne kadar çok ölüme, terk edişe ve kayıplara gebe olduğunu düşünmek lazım. Kabul etmek. İşte o zaman her türlü acı kim bilir belki daha kolaylaşır.

Ben çok ağlarım mesela. Çok kolay ağlarım. Ota boka ağlayan tipler vardır ben işte onlardanım. Çok gülerim, gülersem de çok gülerim. Ama çok da ağlarım. Tüm bunlar aslında yine iç içe. Hayat karşısında duygusuz olmayı gerektiren bir durum bahsetmiyorum yani. Hatta gülmek ve ağlamak da ying yang gibi iç içe ve birbirini tamamlıyor.

Hayatı acısıyla tatlısıyla kabul etmek gibi bir terim vardır bizde aslında işte bu topluma mal olmuş laftan öte bir şey değil bahsettiğim. Büyük felsefelere gerek yok ama yine de bahsetmeden edemeyeceğim. Heidegger gibi büyük filozoflar da konuyu çok farklı şekillerde ele almışlar. Rilke’den alıntısını şuraya yapıştırmak isterim;

“Ay gibi kuşkusuz yaşam da bizden sürekli yüzünü çeviren bir yana sahiptir ve bu, yaşamın karşıtı değildir, ama Varlığın mükemmelliğine, doluluğuna gerçekten bütün ve tam küresine tamamlanmasıdır. Ölümün sevilmesi gerektiğini söylemeyeceğim; ama yaşam öyle bir yüce gönüllülükle ve tüm yanlarıyla sevilmelidir ki (yaşamın başka yöne bakan yarısı olarak) ölüm, gönüllü bir şekilde daima sevilsin. Ölümün bize yaşamın kendisinden sonsuzca daha yakın durması düşünülebilir bir şeydir. (Parkes, 2006, s.173)”

Geçenlerde “Olli Maki’nin Hayatındaki En Mutlu Gün” adlı Finlandiya yapımı filmi seyrettim. Olli bir boksör ve aynı gün belki de hayatının en büyük kayıbını ve en büyük kazancını bir arada yaşıyor. Film aslında çok güzel bir aşk hikayesi ama aynı zamanda hayatın bu ikiliği üzerine güzel bir örnek. Aşk ve ölüm, acı ve mutluluk kadar güzel günleriniz olsun.

Ağustos Böceğinin Sesi

Günlerimiz sallanıyor
Vahşi bir kelebeğin elinde
Kutsal kitaplardaki tüm kehanetler
Şimdi bir ağustos böceği kadar
Bağırgan ve yakın.

Bilmeden yaşıyoruz
Acının yanına uzanıyoruz her akşam
Ve her sabah kör gözlerle sevinci arıyoruz
Hızla akıp giden ölüler ve canlılar denizinin içinde
Karşı kıyıdaki zamanın peşinden yüzüyoruz bilinçsizce.

(07/08/2017, Datça)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir