Karışık

Kimi zaman bayıldığımız şeyler alerji yapabilir bünyemize.

Mesela ben şarabı çok severim ama sanırım ne zaman şarap içsem kaşıntı oluyorum. Tiyatroyu çok seviyorum ama çok uzun süre sigara içmesem de tiyatro sezonu başladığı anda ya da birkaç ay sonra başlıyorum oradan buradan sigara yakmaya. Kimi zaman insanlar da böyledir. Bazı insanları çok seversiniz ama onlar size iyi gelmez. Sembiyotik, garip bir ilişki kurarsınız bu insanlarla. Siz depresifken sizi daha da aşağı çekebilirler ya da siz vermeye alışıksanız onlar da almaya alışıktır ya da tam tersi. Bu sizi mutsuz etse de çekirdek çenter gibi çekilirsiniz bu insanlara.

Neyin iyi, neyin kötü olduğu bilinci sizin köyünüze uğramaz ve uğramaması için de her türlü bilgi reddini, kendini bilmezliği kendinizde hak bilirsiniz.

Artık hiçbir şeyin tek bir şey olmadığı bir zamanlar içindeyiz. Sürekli kan kaybediyoruz, kayıplar veriyoruz gibi ama bir taraftan da sonuna kadar savaşacak vakit, güç ya da tutku yok kimsede. Arada sırada birkaç cengaver istifa ediyor, kendini feda ediyor ama genel olarak kitlesel olarak büyük bir güçle savaş verecek kimse yok aslında etrafımızda. Biriken adlı disiplinlerarası topluluğun son oyunu “Re: fwd: die in good company”de çok usturuklu bir şekilde ifade edildiği gibi twitter’da, facebook’ta onu bunu beğenerek kitlesel nirvanaya ulaşacağını, dünyayı kurtaracağını düşünen bir atmosfer içinde soluk alıp veriyoruz ama, yine aynı oyundan alıntıyla, “devrim televizyondan verilmeyecek”. Hayır öyle bir program olmayacak. Dünyanın sonunu ekranlarda görmeye zamanımız kalmayacağı gibi…

Evet devir öyle bir devir ki kim kapitalist, kim liberal, kim solcu, kim sağcı onun devreleri de bir karıştı. Bir taraftan sürekli üretilen bir düşman fikri var; o baki, o kesin. “Onlar” üzerinden kurgulanan bir ötekiler sendromu. Açıkcası kafası kesilmiş tavuk gibi elimizde kılıç boşluğa savuruyoruz hamlelerimizi. Foucault’nun “Hapishanelerin Doğuşu”nda bahsettiği iktidar kavramı çokça aklıma geliyor bu sıralar. İktidarın tek bir yerde sabitlenemediği ve hepimizin taşıyıcı olarak onu tekrar tekrar kendi hayatlarımız yoluyla ürettiğimizi, ne kadar grafik ve güzel bir şekilde açıklıyordu Foucault. Bayılmıştım ilk okuduğumda. Ama en çok da şimdi anlıyorum sanırım. Kimilerine göre biraz eski moda da olsa bana hala yeni kapılar açıyor düşünceleri.

Dönem, işte böyle hafif tertip bir nevi uçucu, bir nevi gezen geçen, kalmayan, oturmayan bir geçicilik dönemi; kokusuz çiçek, baharatsız yemek, muhteviyatsız sanat eseri tadında geçip gidiveriyor. Anlık. Dakikalık geçici meseleler. Tükenen, tüketilen, es geçilen konular. İlişkilerimizi de aynı şekilde tekrar tekrar bu ağlar içinde kurgularken bulduğumuz anlar bütünü yıllarımızı doldurup duruyor.

Aşklar da öyle. Eskisi gibi senelerce beklenen aşklar ya da mektubunu ulaştırmak için dağları, taşları aşan aşıklar, aşkını korumak için zindanlarda çürüyen ya da kendini ateşe atan, silahların önüne atlayan kimseler kaldı mı artık? Kalmadı. Herşey anlık. Dakikalık. “An itibariyle” sözü her yerde. Twitter’dan birbiriyle yazışan, birbirine yazan alelacayip bir nesil olduk artık. Hoş. Kim bilir belki de ben eskidim. Belki de bendedir problem. “It’s not you, it’s me” hesabı… An itibariyle son kullanma tarihim geçmiş olabilir. Bayatlamışımdır belki de su koyvermişimdir bu konularda… Canım biz memnunduk der birileri; mesaj aşklarımızdan, twitter flörtlerimizden, instagram pozlarımızdan, arkası olmadan seviştiğimiz sabaha karşı gecelerimizden, sürekli kavuşmaktan, kavuşarak tükenmekten, risk almadan yaşayıp gitmekten memnunduk diyebilirsiniz tabii ki…

Bundan sonra daha fazla yaşayacağız. Daha fazla yaşayacak nesiller gelecek bundan sonra. Bir düşünün. Geçen yüzyıl hesabı olsa belki de ben 2006 senesinde geçirdiğim ameliyatı geçiremeyecektim ve evet ölmüş olacaktım henüz 30larımda. Gelecek de öyle olacak. Çok yaşayacağız. İnşallah tabii. Kim bilir? Ama bir yandan da yaşamanın ağırlığı çökecek üstümüze. Kim bilebilir ki? “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” gibi, Kieslowski’nin “Mavi” filmindeki Juliette Binoche gibi tek başımıza bir başımıza kendimizle kalmanın ağırlığı çökecek upuzun mavi bir havuzun içinde. O zamana kadar anlık da olsa bir tutkuyu her ne konuda olursa olsun tam yaşayabilmek diliyorum herkese. Kaçak oynamadan, mertçe, yüzüne yüzüne, çekinmeden bağırmak, açılmak diliyorum herkese. Marina Abramoviç’in seneler evvel Ulay’la yaptığı performansında birbirilerinin yüzlerine dakikalarca bağırdıkları performanstaki gibi…

Bu yazıyı neden mi yazdım? Kim bilir? Belki de içimde çok şey kaldığı içindir…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir